ozge.salur.cc
Bugün sıradan bir gün değil.
7 Haziran 1988, sabah 07:00. Evren küçük bir ayar çekti. Yıllar sonra Arif, bunu bir subdomain ile belgelemeye karar verdi.
Dünya takvimi diyor ki
Özge dünyaya geleli
1988-06-07 07:00, İstanbul saatiyle hesaplanıyor.
Kısa özet
Bazı insanlar hayatımıza girmez. Zaten oradadır.
2007’den beri tanıdık bir yüz. Üniversite yıllarından kalan bir iz. Sonra yıllar geçer, insan aynı kişiyi ikinci kez tanır.
İlkinde görür. İkincisinde gerçekten fark eder.
Arif’ten Özge’ye
Kuzuma,
Bazı insanlar hayatımıza girer.
Bazıları ise zaten oradadır.
Seninle ilgili tuhaf olan şey şu:
Seni yeni tanımıyorum.
2007’den beri hayatımın çeşitli köşelerinde duran, yılların içinden geçip gelen bir tanıdıklık olarak.
Ama galiba insan bazı insanları iki kere tanıyor.
İlkinde onları görüyor.
İkincisinde ise gerçekten fark ediyor.
Ben seni ikinci kez tanıdığımda, kalbimle aklımın kesiştiği yerde durduğunu fark ettim.
Ve teslim oldum yağmura...
Freud’un haklı olduğu söylenir.
İnsanın ilk aşkı annesidir der.
Belki bu yüzden, sende ilk fark ettiğim şey şefkatti.
Bana annemi hatırlatan bir tarafın vardı.
Yargılamadan dinleyen, zor zamanlarda dağılmayan, insanın omzuna dokunduğunda dünyayı biraz daha katlanılır hale getiren bir taraf.
Bu yüzden kendimi sende bu kadar evimde hissediyorum.
Sana sık söylemediğim bir şeyi burada söylemek istiyorum.
Ben ciddiyim.
Geçici bir heyecanın, anlık bir romantizmin, güzel bir tesadüfün içinde değilim.
Ben gerçekten ciddiyim.
Çünkü bazı insanlar hoşumuza gider.
Bazıları hayatımıza renk katar.
Ama çok az insan, insanın geleceğine karışır.
Sen, benim geleceğime karıştın.
Bunun için sana biraz kızgın olduğumu da itiraf etmeliyim.
Beni istila ettin.
Sabahları, gün içinde, akşamları, hiç beklemediğim anlarda.
Artık düşüncelerimin önemli bir kısmı sana ait.
İtiraz etmiyorum.
Sadece durum tespiti yapıyorum.
Descartes:
Cogito, ergo sum.
“Düşünüyorum, öyleyse varım.”
Ben buna küçük bir ek yapmak istiyorum.
Seni hissediyorum, öyleyse yalnız değilim.
Varlığını her an bir şekilde hissediyorum.
Mekandan bağımsız.
Zamandan bağımsız.
Mantıktan bile biraz bağımsız.
Bir de sarılmak meselesi var.
Neden bu kadar sevdiğimi sonunda anladım.
Sarılmakta galip yok.
Mağlup da yok.
Hakimiyet yok.
Teslimiyet de yok.
İki insanın birbirine eşit uzaklıkta durduğu tek yerlerden biri belki.
Bu yüzden seninle sarılmayı seviyorum.
Çünkü güvende hissediyorum.
Antik Yunan’da insanların başlangıçta iki parçalı olduğu, sonra birbirlerinden ayrıldıkları anlatılır.
Belki doğru değildir.
Ama “ontolojik hasret” dediğim şey biraz buna benziyor.
Sanki insan hayatı boyunca eksik olduğunu bilmediği bir şeyi arıyor.
Ve bir gün dönüp bakıyor.
Aradığı şey karşısında durmuş.
Üstelik yıllardır tanıyormuş.
Tam zamanında geldin.
Gerçekten.
Neredeyse çıkacaktım.
Işıkları kapatıp gidecektim.
Bazı kapıları kapatacaktım.
Bazı ihtimallerden vazgeçecektim.
Sonra sen geldin.
Ve kaldım.
Bu yüzden bugün sana sadece mutlu yıllar dilemiyorum.
İyi ki doğdun da diyemiyorum yalnızca.
Daha fazlasını söylemek istiyorum.
İyi ki varsın.
İyi ki buradasın.
İyi ki bir gün dönüp birbirimizi yeniden bulmuşuz.
Ve iyi ki kalbimle aklımın kesiştiği yerde sen varsın.
Doğum günün kutlu olsun, kuzum.
Ontolojik hasretim.
Bir şiir kenarı
Küçük çocuklar yapıp geceleri kendimden...
Küçük çocuklar yapıp geceleri kendimden,
Seni öpsünler diye gönderiyorum sana.
Bana, kucaklarında seni getiriyorlar;
Ben de sonra o seni getiriyorum sana.